Analiz · Avrupa Birliği

Von der Leyen’in 2026 Avrupa Vizyonu : Bağımsız Avrupa’nın Yeni Yol Haritası mı?

Ursula von der Leyen’in 2026 Birliğin Durumu konuşmasından hareketle Avrupa Birliği’nin enerji, güvenlik, Çin ve Rusya ile ilişkiler, yapay zekâ ve genişleme politikalarındaki hedeflerini inceliyor. Aynı zamanda Avrupa’nın dışa bağımlılığını azaltma isteğinin, üye devletler arasındaki görüş ayrılıkları ve AB’nin karar alma yapısı nedeniyle karşılaşabileceği engelleri tartışıyor.

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in 16 Eylül 2026 tarihinde Avrupa Parlamentosu’nda gerçekleştirdiği "Birliğin Durumu" konuşması, rutin bir siyasi bilançonun ötesine geçerek kıta için bir dönüm noktasında olduğunun gösterdi. Konuşmasına Charles Dickens’ın İki Şehrin Hikâyesi romanına atıfla başlayan von der Leyen, Avrupa’nın içinden geçtiği dönemi tarihi bir paradoksla tasvir etti. Kıtayı eşzamanlı olarak hem eşi görülmemiş bir entegrasyon potansiyeline sahip hem de küresel dış olaylara karşı derin bir kırılganlık içinde tanımladı.

Ursula von der Leyen yaptığı konuşmasında Rusya'nın hibrit tehditlerinden Çin'in ekonomik baskılarına, enerji güvenliğinden yapay zekâdaki teknolojik egemenlik yarışına, Ukrayna'dan Gazze'ye ve birliğin genişleme perspektifine uzanan geniş kriz yelpazesi gibi konulara değindi. Ancak, konuşma tek bir ana temanın etrafında şekillendi, Avrupa otonomisi/Bağımsızlığı. Von der Leyen'in “Avrupa’nın kaderi Avrupalıların elinde kalmalı” sözleriyle özetlediği bu yeni vizyon çok kutuplu ve giderek daha çatışmacı hale gelen bir dünya düzeninde Avrupa'nın Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Rusya gibi devletere farklı konular üzerinde dışa bağımlı, edilgen bir pazar olmaktan çıkıp, kendi güvenlik ve ekonomi rotasını çizen egemen bir güce dönüşme iradesini temsil ediyor.

Enerji : Avrupa’nın Sanayisinin Temel Sorunu

Von der Leyen enerji konusunu doğrudan Avrupa’nın sanayi kapasitesiyle ilişkilendirdi. Ona göre Avrupa, enerji fiyatları yapısal olarak yüksek kaldığı sürece sanayi gücü statüsünü koruyamayacaktı.

Son yıllarda yaşanan krizler bu bağımlılığı açık biçimde ortaya çıkarmıştı. Önce Rusya Avrupa’ya gaz tedarikini kesti. AB bunun ardından tedarik kaynaklarını çeşitlendirmeye yöneldi ve yenilenebilir enerji ile nükleer enerji yatırımlarını artırdı. Daha sonra Ortadoğu'daki çatışmalar ve Hürmüz Boğazı’nın kapanması, Avrupa’nın fosil yakıt ithalatına bağımlılığını yeniden gündeme getirdi. Von der Leyen’in verdiği rakama göre yaşanan bu gelişmelerin fosil yakıt ithalatında Avrupa’ya faturasi 90 milyar avro oldu.

Komisyon Başkanı bu nedenle enerji üretiminde Yenilenebilir, nükleer, biyometan veya başka kaynaklar kullanılabileceğini vurguladı. temel ölçüt Avrupa’nın enerji bağımsızlığına katkı sağlamasıydı. Bunun için elektrik enerjisinin toplam enerji kullanımındaki payının 2040’a kadar iki katına çıkarılması hedeflendi. Von der Leyen, bu dönüşümün fosil yakıt ithalatından yılda yaklaşık 260 milyar avro tasarruf sağlayabileceğini savundu.

Bu durum, enerjinin Avrupa için artık sadece bir altyapı meselesi değil, sanayinin "Egemen bir Avrupa" mücadelesi olduğunu gösteriyor. Rusya ve Ortadoğu'da yaşanan krizler, dışarıdan alınan enerjiye muhtaç olmanın ekonomiyi nasıl felç edebileceğini acı bir faturayla kanıtladı. Von der Leyen’in kaynak seçerken (yenilenebilir veya nükleer) ayrım yapmayıp "yeter ki Avrupa'nın kendi üretimi olsun" mantığıyla hareket etmesi, durumun aciliyetini ortaya koyuyor. Kısacası Avrupa, enerjiyi kendi içinde üreterek hem her yıl dışarıya akan milyarlarca avroyu kurtarmayı hem de Avrupa Birliği devletlerinin fabrikalarını dış ülkelerin bir politik baskı aracı olarak kullanılmasına karşı bir hamle olarak hedefliyor.

AB-Rusya

Rusya, konuşmada yalnızca Ukrayna savaşı üzerinden ele alınmadı. Rus gazına geçmişte duyulan bağımlılık, dezenformasyon faaliyetleri, siyasi müdahaleler ve Avrupa topraklarındaki hibrit operasyonlar aynı güvenlik tablosunun parçaları olarak sunuldu.

Von der Leyen özellikle Ukrayna savaşının yanında Litvanya, Danimarka ve Polonya’daki yaşanan olaylara değindi. Leipzig’deki drone saldırısı girişimini Rus ajanlarına bağladı. Siber saldırılar, sabotajlar, kundaklamalar ve drone ihlalleri üzerinden Avrupa’daki hibrit tehdit seviyesinin yükseldiğini savundu.

Avrupa, Rusya krizinden iki ders çıkardı. Birincisi, enerji açığını tek bir ülke üzerinden kapatmanin bir siyasi bedeli olduğuydu. İkincisi ise, savaşın artık sadece Ukrayna cephesiyle sınırlı kalmadığı gerçeğiydi. Avrupa içindeki sabotajlar ve siber saldırılar, sınırların kalktığını ve tehlikenin Avrupa'nın içinde olduğunu gösterdi. Von der Leyen’in açıkladığı yeni güvenlik önlemleri de asıl olarak bunları durdurmayı hedefliyor. Dolayısıyla AB, Rusya'ya karşı kendini savunmayı artık sadece bir dış politika meselesi değil, doğrudan kendi vatandaşını ve şehirlerini koruma görevi olarak konumlandırıyor.

AB-Çin

Çin ise askerî tehditten çok ekonomik güvenlik ön plana çıktı. Von der Leyen, AB’nin Çin ile mal ticaretindeki açığının günde yaklaşık 1 milyar avroya ulaştığını açıkladı. Çin’deki iç talebin zayıflamasının Pekin’i Avrupa pazarına daha fazla bağımlı hâle getirdiğini savundu ve bunu Brüksel açısından bir pazarlık imkânı olarak değerlendirdi.

Sorunun ikinci boyutunu Avrupa sanayisi oluşturdu. Çin üretiminin Avrupa fabrikaları üzerindeki baskısının arttığını belirten Von der Leyen, “ikinci Çin şoku” tartışmasına atıfta bulundu ve Avrupa’nın bazı sanayi bölgelerinde bu etkinin şimdiden hissedildiğini söyledi.

Sorunun üçüncü boyutu ise kritik hammaddelerde ortaya çıktı. AB birçok kritik hammaddede Çin’e yüzde 80’den fazla, bazı nadir toprak elementlerinde ise yaklaşık yüzde 90 oranında bağımlı kaldı. Elektrikli araçlar, yarı iletkenler, bataryalar, temiz teknolojiler ve savunma sanayisi bu kaynaklara ihtiyaç duydu. Komisyon bu nedenle yeni bir Avrupa Kritik Hammaddeler Kurumu oluşturmayı ve ortak rezervler geliştirmeyi önerdi.

Çin'i askeri bir tehditten ziyade doğrudan bir "ekonomik güvenlik" sorunu olarak gördüğünü netleştiriyor. Avrupa pazarına akan ucuz Çin mallarının yerli fabrikaları ezmesi ve günde 1 milyar avroyu bulan devasa ticaret açığı, AB sanayisini sıkıntıya sokuyor. Ancak asıl büyük tehlike, geleceğin teknolojileri (bataryalar, çipler) ve savunma sanayisi için şart olan kritik hammaddelerde Çin'e yüzde 90'a varan oranda mecbur kalınmasıdır. Sonuç olarak Avrupa, Çin'in Avrupa pazarına duyduğu ihtiyacı bir pazarlık kozuna dönüştürmeyi ve kendi hammadde kurumunu kurarak bu tehlikeli ekonomik esaretten kurtulmayı hedeflemekte.

Avrupa’nın Yeni Güvenlik Vizyonu

Güvenlik konusunda ortaya konulan rakamlar da bu değişimi gösterdi. Von der Leyen’e göre Avrupa ülkelerinin savunma harcamaları son beş yılda yüzde 80’den fazla arttı. Artan harcamalarla birlikte ortak projeler, Avrupa savunma sanayisine verilen siparişler ve ordular arasındaki birlikte çalışabilirlik de gündeme alındı.

Ancak konuşmanın en dikkat çekici kısmı savunma bütçelerinden çok yeni güvenlik mekanizmaları oldu. Von der Leyen, NATO’nun 4. maddesine benzeyen bir Avrupa acil güvenlik protokolü önerdi. Silahlı saldırı seviyesine ulaşmayan fakat ulusal güvenliği tehdit eden bir olay meydana geldiğinde, üye devletlerin bir araya gelerek ortak tepkiyi koordine etmesi planlandı.

Bunun yanında Kanada, Norveç, Ukrayna, Birleşik Krallık ve diğer ortakların da dahil olabileceği bir Avrupa Güvenlik Konseyi fikri ortaya konuldu. Yeni güvenlik aracının NATO ile tamamen uyumlu olması öngörüldü. Hava ve füze savunması, stratejik ulaştırma, havada yakıt ikmali, uzay ve siber kapasite ortak yatırım alanları arasında sayıldı.

Avrupa'nın güvenliğini sağlamak için artık sadece silah satın almanın veya tamamen NATO'ya (ve ABD'ye) bel bağlamanın yetmeyeceğini anladığını gösteriyor. Savunma harcamalarındaki artış önemli olsa da asıl çarpıcı gelişme, Avrupa'nın kendi kriz yönetim mekanizmalarını kurma isteğidir. Doğrudan bir savaş ilanı sayılmayan siber veya hibrit saldırılara karşı ortak bir "acil tepki protokolü" oluşturulması ve İngiltere, Ukrayna, Kanada gibi müttefikleri kapsayan bir "Avrupa Güvenlik Konseyi" fikri, kıtanın kriz anlarında Washington'ı beklemeden kendi refleksini gösterebilen, bağımsız bir güvenlik bloku inşa etmeye çalıştığının gösteriyor.

Avrupa Değerleri

Von der Leyen demokrasi, hukuk devleti ve insan haklarını da konuşmanın dış politika bölümüne dahil etti.

Gazze’deki sivil kayıplara ve Batı Şeria’daki yerleşimci şiddetine değindi. İsrail hükümetinin illegal yerleşimci projesini kabul edilemez olarak nitelendirdi. Üye devletlerin ortak bir tutum için gerekli çoğunluğu oluşturamamasını eleştirdi ve bölünmüş bir Avrupa’nın olayların gidişatını değiştiremeyeceğini söyledi. Avrupa’nın Filistinliler için oluşturulan yardım ve yeniden inşa girişimleri kapsamında 1 milyar avroluk taahhütte bulunduğunda konusmasina ekledi.

Genişleme konusunda Ukrayna, Moldova ve Batı Balkanlar’daki en ileri adaylar için yeni yol haritaları hazırlanacağını açıkladı. Ancak sürecin liyakat esaslı kalacağını ve Avrupa değerlerine saygının pazarlık konusu olmayacağını vurguladı. Belgrad’da Ratko Mladić’in cenazesinde ortaya çıkan görüntüler üzerinden savaş suçlularının yüceltilmesinin AB içerisinde yeri olmayacağını söyledi.

Kanada ile ilişki ise başka bir Avrupa modeli fikrini ortaya çıkardı. Von der Leyen, ortak demokratik değerleri vurguladıktan sonra Kanada’nın gelecekte AB’nin ilk “ortak üyesi” olabilmesi ihtimali üzerinde çalışmak istediğini açıkladı.

Avrupa'nın dünyada etkili bir güç olabilmesi için sadece ekonomik değil, siyasi olarak da "tek ses" olması gerektiği itirafını taşıyor. Gazze konusunda Avrupa'nın bölünmüşlüğünün, olaylara yön verme kapasitesini nasıl zayıflattığı açıkça vurgulanıyor. Genişleme sürecinde (Ukrayna, Balkanlar) tavizsiz bir şekilde Avrupa değerleri şartı koşulurken, Kanada'ya "ortak üyelik" kapısının aralanması son derece kritik bir hamledir. Bu durum, AB'nin artık sadece coğrafi bir birlik olmaktan çıkıp, küresel çapta aynı demokratik değerleri paylaşan stratejik ve ideolojik bir bloka dönüştüğünün işaretini veriyor.

Yapay Zekâ

Konuşmanın diğer önemli başlığı yapay zekâ oldu. Von der Leyen özellikle ileri modellerin siber saldırı kapasitesi ve kendi kendini geliştirebilen sistemlerin yaratabileceği riskler üzerinde durdu. Temmuz 2026’daki Hugging Face güvenlik vakasına da atıfta bulundu. Bu olayda bir yapay zekâ ajanı test ortamındaki sınırlamaları aşarak internete erişmiş ve üçüncü taraf sistemlere ulaşmıştı.

Von der Leyen’in ikinci kaygısı teknolojik bağımlılıktı. Avrupa’nın güvenliğini koruyabilmesi için kendi hesaplama kapasitesine sahip olması gerektiğini savundu. Avrupa merkezli şirketlere kamu ve özel sermayenin yönlendirilmesi, hesaplama altyapısının büyütülmesi ve teknolojik egemenliğin güçlendirilmesi planlandı. Kanada ve Birleşik Krallık gibi benzer değerleri paylaşan ülkelerle model değerlendirmesi, erken uyarı ve AI güvenliği konusunda ortak hareket edilmesi de önerildi.

Ancak hedef yalnızca daha büyük yapay zekâ modelleri üretmek olmadı. Sağlık, sanayi, tarım, ulaşım, savunma ve uzay gibi alanlarda yapay zekânın kullanımının artırılması planlandı. Böylece teknoloji meselesi de enerji ve savunmada olduğu gibi egemenlik tartışmasının içine yerleştirildi.

Yapay zekâ, bu konuşmayla birlikte sadece ticari bir teknoloji yarışı olmaktan çıkarak doğrudan bir "güvenlik ve egemenlik" meselesi oldu. Avrupa, kontrolden çıkabilen yapay zekâ sistemlerinin yarattığı riskleri ve kendi hesaplama altyapısına (sunucular, süper bilgisayarlar) sahip olma zorunluluğunu bir beka sorunu olarak görüyor. Kısacası AB sağlık, savunma ve sanayi gibi en kritik verilerini yabancı şirketlerin veya devletlerin tekeline bırakmamak için kendi "dijital sınırlarını" çiziyor ve teknolojik bağımsızlığını inşa etmeye çalışıyor.

Sonuç

Von der Leyen’in 2026 vizyonu, Avrupa Birliği'nin "sadece ticaret yapan, pasif ve yumuşak güç" olma devrinin kapandığını resmen ilan ediyor. Enerjiden yapay zekâya, ticaretten savunmaya kadar her alanın artık bir baskı aygıtına dönüştüğü bu yeni dünyada, Avrupa hayatta kalmak için kabuk değiştirmeye çalışıyor. Dış şoklara karşı ne kadar kırılgan olduğunu acı tecrübelerle anlayan Birlik kendi enerjisini üreten, Çin'e hammadde bağımlılığını kıran, dijital altyapısını kontrol eden ve dış krizlere karşı Washington'ı beklemeden kendi güvenlik refleksini gösterebilen "bağımsız bir aktöre" dönüşmeye çalışıyor. Özetle bu vizyon, Avrupa'nın çok kutuplu yeni dünya düzeninde figüran olmamak ve "kendi kaderini kendi ellerinde tutmak" için başlattığı iddialı bir hayatta kalma mücadelesidir.

Ancak, kâğıt üzerinde böylesine güçlü olan bu iddialı söylemler Brüksel'in yapısal gerçekliklerine çarpması kaçınılmazdır. Her şeyden önce unutulmamalıdır ki AB, birbirinden farklı ulusal çıkarlara, ekonomik önceliklere ve güvenlik algılarına sahip 27 ayrı egemen devletten oluşmaktadır. Birlik içinde dış politika ve güvenlik gibi kritik konularda kararların oy birliği ile alınması zorunluluğu, en küçük üye devletlerin bile devasa stratejik hamleleri rehin almasına veya kendi çıkarları doğrultusunda esnetmesine olanak tanımaktadır. 27 farklı sesin dış krizlerde yekvücut gibi durması son derece zordur. Nitekim bunu Multeci krizlerinde, Covin 19 krizinde ve Rusya-Ukranya savaşında gördük.

Bununla birlikte, kıta genelinde yükselen milliyetçi akımlar, Brüksel'in "daha fazla entegrasyon ve stratejik otonomi" hayallerini içeriden tehdit etmektedir. Almanya'da AfD'nin (Almanya için Alternatif) yükselişi veya Fransa'daki ulusalcı siyasi partilerin giderek artan siyasi ağırlığı üye ülkelerin savunma, enerji ve teknoloji gibi hayati konularda egemenliklerini Brüksel'e devretmeye hiç de istekli olmadıklarını göstermektedir. "Önce kendi ülkem" diyen siyasi görüşlerin güçlendiği bir Avrupa'da, ortak bir güvenlik bütçesi veya acil müdahale protokolü oluşturmak ciddi bir dirençle karşılaşacaktır.

Son olarak, Von der Leyen'in bu çarpıcı konuşmasının nihayetinde siyasi bir niyet beyanı olduğu unutulmamalıdır. Ortaya konan tüm bu iddialı öneriler, yeni kurum teklifleri ve bütçe talepleri tasarılar halinde Avrupa Parlamentosu'nun ve üye devletlerin (Avrupa Konseyi) önüne gelecektir. Bu tasarıların hangilerinin onaydan geçeceği, hangilerinin ulusal çıkarlar doğrultusunda kırpılarak zayıflatılacağı veya tamamen rafa kaldırılacağı büyük bir soru işaretidir.

Sonuç itibariyle Avrupa'nın dışarıya karşı "bütünleşik bir güç" olma arzusu ile içerideki ulusal çıkarların çatıştığı bu parçalı yapıda, Von der Leyen'in tarihi vizyonunun somut bir eyleme mi dönüşeceğini yoksa Brüksel koridorlarında yankılanan bir söylem olarak mı kalacağını parlamentodaki oylamalar ve üye devletlerin siyasi iradesi belirleyecektir.

İlgili yazılar

Tüm yazılar →
Eren Gökdemir

Selamlar !

Yaptığım çalışmalarla ilgili fikirlerinizi ve düşüncelerinizi yorumlar bölümünde belirtebilirsiniz. Ya da benimle iletişim sayfası üzerinden temasa geçebilirsiniz. Ayrıca burada yayımlanan yazıların şahsi görüşlerimi yansıttığını; tamamen bağımsız olduğunu ve hiçbir kurum ya da kuruluşa bağlı olmadığımı ifade etmek isterim. İyi okumalar efendim.