Analiz / Türkiye–İran: İşbirliği ve Rekabet Arasında Stratejik Denge
- Eren Gökdemir

- 6 Tem
- 4 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 11 Tem

Son aylarda Orta Doğu’daki bölgesel gerilimler yoğunlaşmıştır. İran, İsrail’in tekrarlanan saldırılarının hedefi olmuştur. Buna paralel olarak ABD, “Operation Midnight Hammer” adı verilen bir askerî operasyon başlatmış ve B-2 hayalet bombardıman uçaklarıyla İran’daki bazı nükleer tesisleri hedef almıştır. Aynı süreçte İsrail, Suriye’deki bazı kilit bölgelerde Dürzi ve Kürt gruplara verdiği askerî destek aracılığıyla nüfuzunu artırmıştır. Bununla eş zamanlı olarak İsrail’in Lübnan’ın güneyinde Hizbullah’a yönelik saldırıları, bölgedeki Şii eksenini zayıflatmış ve İran’ın bölgesel etkisi üzerindeki baskıyı artırmıştır.
Türkiye açısından bakıldığında, Suriye rejiminin Aralık 2024’te düşmesi Ankara’ya Suriye’deki nüfuz alanını genişletme imkânı sağlamıştır. Türkiye, Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunmasında merkezi bir aktör olarak konumlanırken, Suriye’de özerk bir devlet kurulmasına yönelik her türlü girişimi kesin biçimde reddetmektedir. Ankara, Suriye Demokratik Güçleri’ni tasfiye etmeyi ve bu yapıların Suriye ordusuna entegre edilmesini teşvik etmeyi hedeflemektedir. Bu bağlamda İsrail’in, Türkiye’nin bölgedeki etkisini sınırlamak amacıyla Suriye’nin güneyindeki Dürzi bölgeleri, kuzeyde Suriye Demokratik Güçleri’nin kontrolündeki alanlara bağlayan ve kimi zaman “Davud Koridoru” olarak adlandırılan bir nüfuz hattı kurmaya çalıştığı değerlendirilmektedir.
Orta Doğu’daki jeopolitik satranç tahtasında tarihsel rakipler olan Türkiye ve İran, ortak meydan okumalarla karşı karşıya kalmaktadır. Buna paralel olarak Ankara ve Tahran, İsrail’in soykırım olarak nitelendirdikleri saldırıları karşısında Filistin davasına güçlü destek vermektedir. Son olarak Recep Tayyip Erdoğan ile Donald Trump arasında gerçekleşen son görüşme, Türkiye’nin Rus petrolüne bağımlılığının azaltılmasına yönelik tartışmaları yeniden gündeme taşımış ve bu jeopolitik yeniden yapılanmaya enerji boyutu da eklemiştir.
İşte bu jeopolitik bağlamda Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, 30 Kasım 2025’te İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi ile görüşmek üzere Tahran’a bir çalışma ziyareti gerçekleştirmiştir. Fidan’ın dışişleri bakanı sıfatıyla Tahran’a yaptığı dördüncü ziyaret olan bu temas, Türkiye ile İran arasında ikili ve bölgesel düzeyde “stratejik işbirliğini güçlendirme” iradesinin bir parçası olarak değerlendirilmiştir.
İki bakan, ticaretin önündeki kalıcı engellerin kaldırılmasının önemini vurgulamıştır. Bu engeller arasında gümrük tarifeleri, İran’ı etkileyen yaptırımlar ve modern lojistik altyapı eksikliği öne çıkmaktadır. Taraflar, bu öncelikli konuları ele almak amacıyla Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi ile Ortak Ekonomik Komisyon’un yakın zamanda toplanmasını kararlaştırmıştır. İran, kendisini Türkiye için “güvenilir bir enerji tedarikçisi” olarak konumlandırmış; 2026’da süresi dolacak doğal gaz sözleşmesini yenileme ve elektrik alanındaki işbirliğini yoğunlaştırma isteğini dile getirmiştir. İki ülke, ticari potansiyellerinin tam olarak değerlendirilmediğinin farkında olup, artık 30 milyar dolarlık iddialı bir ticaret hacmi hedefine ulaşmayı amaçlamaktadır.
Bağlantısallığı güçlendirmeye yönelik birçok proje de gündeme gelmiştir. Bunlar arasında, İran’ın kuzeybatısı ile Türkiye’nin doğu sınır bölgesinde yer alan stratejik bir demiryolu bağlantısı olan Çeşme Süreyya–Aralık koridoru üzerinden kilit bir demiryolu hattının kurulması da bulunmaktadır. Bu proje, Orta Asya ile Avrupa arasındaki mal transitini Türkiye üzerinden daha akıcı hâle getirmeyi amaçlamaktadır. Ayrıca yeni bir sınır kapısının açılması da ele alınmıştır. İran’ın Van’da yakın zamanda bir konsolosluk açacağına ilişkin son duyuru da bu yakınlaşma ve ticari hareketliliği hızlandırma sürecinin bir parçası olarak görülmektedir. Hakan Fidan, söz konusu konsolosluğun açılışında hazır bulunacağını ifade etmiştir.
Görüşmelerde Orta Doğu’daki durum belirleyici bir yer tutmuştur. Ankara ve Tahran, İsrail-Filistin çatışması konusunda nadir görülen bir yakınlaşma sergileyerek İsrail’i bölgesel istikrar için başlıca tehdit olarak nitelendirmiş ve İsrail’in Gazze, Suriye ve Lübnan’daki saldırılarını kınamıştır. İki bakan, uluslararası topluma Filistinlilere karşı işlendiğini söyledikleri “soykırımı” sona erdirmek için harekete geçme çağrısında bulunmuştur. Suriye konusunda ise Ankara ve Tahran, Suriye’nin toprak bütünlüğüne bağlılıklarını yeniden teyit etmiş ve ülkenin istikrarının her türlü dış müdahaleden korunması gerektiğini vurgulamıştır.
Ziyaret aynı zamanda Kafkasya dosyasının ele alınmasına ve Türkiye ile İran arasında güvenlik alanındaki işbirliğinin güçlendirilmesine de hizmet etmiştir. İki bakan, zaten kırılgan olan bu bölgede dış müdahaleleri reddederek, istikrarın yalnızca bölgesel diyalog yoluyla korunması gerektiğini vurgulamıştır. Bu ortak tutum, özellikle Güney Kafkasya’daki son jeopolitik sarsıntıların ardından bölgeye yeni rekabetlerin taşınmasını engellemeyi amaçlamaktadır. Taraflar ayrıca terörle mücadelede işbirliği kararlılıklarını yinelemiş ve terörü ortak bir tehdit olarak tanımlamıştır. İran, Türkiye’nin PKK’ya karşı yürüttüğü girişimlere destek verdiğini belirtmiş; silahsızlanma sürecindeki ilerlemeleri ve terörden arındırılmış bir Türkiye hedefini olumlu karşıladığını ifade etmiştir.
Diplomatik dil uzlaşmacı görünse de Ankara ile Tahran arasında birçok kırılma hattı varlığını sürdürmektedir. NATO üyesi ve Azerbaycan’ın stratejik müttefiki olan Türkiye, resmî söylemde sıkça kullanılan “iki devlet, tek millet” anlayışı çerçevesinde Bakü ile yakın ilişkiler kurarken, Zengezur Koridoru projesi konusunda İran ile anlaşmazlık yaşamaktadır. Tahran bu projeyi kendi güvenliği ve Kafkasya’ya erişimi açısından doğrudan bir tehdit olarak görmektedir. Bu gerilim, 2020’de Azerbaycan ile Ermenistan arasında yaşanan 44 Gün Savaşı sırasında da kendini göstermiştir. İran, Ankara’nın desteklediği Azerbaycan ilerleyişlerine duyduğu güvensizliğin bir işareti olarak kuzey sınırında askerî tatbikatlar düzenlemiştir.
Bunun yanı sıra Irak’taki nüfuz rekabeti de canlılığını korumaktadır. Türkiye, Barzani ailesinin ağırlıkta olduğu Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile yakın ilişkiler sürdürürken, İran aralarında Haşdi Şabi’nin de bulunduğu çeşitli Şii milis grupları desteklemektedir. Suriye dosyasında da Türkiye ile İran, 2011’de ayaklanmanın başlamasından itibaren farklı kampları desteklemiştir. İran, Beşar Esad rejimine destek verirken, Türkiye başta Suriye Millî Ordusu olmak üzere çeşitli muhalif grupları desteklemiştir.
Sonuç olarak, Hakan Fidan’ın Tahran ziyareti, kırılgan bir bölgesel ortamda stratejik işbirliğini yeniden canlandırmaya yönelik ortak bir iradeyi ortaya koymuştur. Gazze, PKK ile mücadele veya enerji işbirliği gibi hassas konularda yakınlaşma görüntüsü verilmesi önemli bir yön değişikliğine işaret etse de bu taahhütlerin gerçek etkisi, devam eden anlaşmazlıklar nedeniyle uygulama aşamasına bağlı kalmaktadır. Bununla birlikte, bu işbirliği dinamiği ilişkinin ikircikli doğasını gizlememektedir. Ankara ve Tahran; Kafkasya, Suriye ve Irak gibi alanlarda nüfuz rekabeti içinde kalmaya devam etmektedir. Bu bölgelerde iki ülkenin stratejik çıkarları çoğu zaman ayrışmaktadır. Her iki ülke de sınırlarını istikrara kavuşturma iradesini paylaşsa da farklı ve kimi zaman birbiriyle bağdaşmayan jeopolitik vizyonları savunmaktadır. Bu anlamda Fidan’ın ziyareti, sağlam bir ittifaktan çok, konjonktürün ve güncel zorunlulukların şekillendirdiği mecburi bir pragmatizme işaret etmektedir. Türkiye-İran ilişkilerinin belirsiz geleceği de tam olarak bu taktik işbirliği ile yapısal rekabet arasındaki diyalektik içinde şekillenmektedir.
Bu yazı ilk olarak 19.09.2025 tarihinde Eurasiapeace'de Fransızca yayınlanmıştır. Aslından Türkçe'ye Eren Gökdemir tarafindan çevrilmiştir.





Yorumlar